Türk filmlerinin olmazsa olmaz deyişidir efendim. Köyünden "Taşı, toprağı altın!" diyerek yola koyulan fakir ama gururlu genç aç, susuz yollara koyulur da türlü hengameler ile devam eder yoluna. Yetmez ki aç, susuz sayısız hengame ile yollarda bir çare harap olmak; daha da aksilikler yaşar yağız delikanlı. Her seferinde de bu yağız delikanlı İstanbul'da deyim yerindeyse köpek gibi çalışacaktır ve sonrasında da köye bir çanta, çanta da değil bavul dolusu para ile dönecek ve sevdiceğinin babası olan puşt oğlan puştun yüzüne atarak bir tomar parayı;
- Al Pipican Ağa, Kukugül bundan gayrı benimdir!
diyecektir daha....
Budur klasik senaryo, budur az buçuk gözünüzde canlandığı ya da her hangi bir film sahnesinden anımsayarak gözünüz önüne gelen sahne.
Her neyse... Efendim bu fakir ama gururlu, yağız delikanlının vardır bağır - çağır, sayar - söver şekliyle haykırabileceği bir yer. İner saatler süren yolculuğuna sebeb-i vesile trenden de gider deniz kenarına, olmadı gider de çıkar boğazı gören bir tepeye, tepeye çıkmasa bile gider boğazı gören bir kıyıya ya da en olmadı dikilir Kız Kulesi'ne karşı ve haykırır;
- Seni yeneceğim ey koca İstanbul!
diye.
Peki ya ben ne yapayım? Aziz Nesin - Damda Deli Var hikayesinden fırlamış ve gelmiş misali dama çıkayım da boğaza nazır olmasa ya da Kız Kulesi'ne dik dik bakamadan olsa da tepikler savurarak anırayım mı?
- Hay senin gibi memleketi her bir yerinden seveyim İzmit!
diye...
O zaman nerede kaldı Pipican Ağa? Nerede kaldı sevdicek Kukugül? Nerede kaldı Pipican Ağa'nın suratına savrulacak bir tomar para?
dip not : Cenabetlik diz boyunu geçti de bele dek geldi.
!doctype>



Paylaş